Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Sarı Saltık Sultan’ın Vasiyeti ve Türbesinin Yayılma Hikayesi

0

Kazanın İçinden Çıkan Sonuç ve İslam’a Giriş

Kazanın ağzı açıldığında, Saltık Sultan’ın ter içinde kaldığı ve “Yâ Hayy” diye dua ettiği görülür. Mel’un rahip ise kazan içinde pelteye dönüşmüş, yalnızca kemikleri ve siyah ruglesi kalmıştır. Dobruca Kralı, bu durumu görünce Saltık Sultan’a saygı göstererek ayaklarına kapanır ve “Şehadet parmağını” kaldırarak içtenlikle İslam’a girmeye karar verir. Kral, hemen çevresindeki yedi bin kişiyi de İslam’a davet eder ve onlar da Saltık Sultan’ın yolunda İslam’a katılırlar. İslam’a girmeyenlere ise savaş açarak fetihlere başlarlar. Dobruca Kralı, Orhan Gazi’ye elçiler göndererek ona itaat eder ve bağlanır. Orhan Gazi, Dobruca Kralı’na kadı, tuğ ve sancak gönderir. Kralın yeni ismi ise Ali Muhtar olur Keliğra Sultan’ın Tekkesindeki Kayalar ve Kuyu Delikleri.

Saltık Sultan’ın Vasiyeti ve Ölümü

Sarı Saltık Sultan, vefatından önce bir vasiyet bırakmıştır. Vasiyetinde, “Beni yıkayıp yedi tabut hazır edin. Çünkü benim için yedi kral ceng ve savaş yapacak” demiştir. Bu vasiyet üzerine, tüm fukaralar bir araya gelerek yedi tabut hazırlarlar. Saltık Sultan, hayatını kaybettiğinde, dervişleri onu tevhid ve zikirlerle yıkayıp tabuta koyarlar. O zamanlar, tüm dervişler onun cenazesine büyük saygı göstererek onu tabuta yerleştirirler.

Saltık Sultan’ın Cesedinin Dağıtılması

Sarı Saltık Sultan’ın cenazesi, yedi farklı kral tarafından alınır. İlk olarak Moskof Kralı, bir tabut alır ve açıp içindeki mübarek cesedi görür. Cesedi Moskof topraklarında bir şehirde defnederler. Bu türbenin ve tekkesinin hala bulunduğu bilinmektedir. Ardından Leh Kralı, başka bir tabut alarak Saltık Sultan’ın cesedini Leh ülkesindeki Daniska İskelesi şehrine defneder. Orada da büyük bir türbe ve tekke bulunur. Üçüncü olarak, Çek Kralı da bir tabut alıp Saltık Sultan’ın cesedini Pizoniçe adlı şehre defneder. Burada da büyük bir türbe ve tekke yapılır guided istanbul tour.

Farklı Ülkelerde Türbeler ve Hatıralar

Dördüncü olarak İşfet Kralı, bir tabut alıp Saltık Sultan’ı İsveç’te Yivançe adlı şehre defneder. Beşincisi, İdrivne Kralı, Edirne yakınındaki Ba-turye adlı şehirde Saltık Sultan’ın cenazesini defneder. Burada büyük bir kilise ve türbe bulunur. Hâlâ bu bölge, Babaeskisi adıyla tanınır ve ziyaretçilerin ilgisini çeker. Altıncı olarak, Boğdan Kralı Yirvan, Bozav Kalesi yakınındaki ormanlık alanda bir kilise yapar ve burada Saltık Sultan’ı defneder. Daha sonra Bayezid-i Velî, bu türbe ve çevresine cami, imaret, medrese ve hamam inşa eder.

Saltık Sultan’ın Mirası ve Sonraki Dönem

Saltık Sultan, 21 yıl boyunca Hıristiyan milletinden görünüp “Saltık Ruhban” adıyla bilinir ve Allah yolunda mücahitlik yapar. Hıristiyanları İslam’a davet ederek büyük bir dini misyon üstlenir. Bu süre zarfında, Sarı Saltık’ın mirası her yerde etkisini gösterir. Babadağı adlı şehir, zamanla Saltık Sultan’ın evkafı haline gelir. Burada büyük bir türbe ve tekke inşa edilmiştir. Bugün dahi Saltık Sultan’ın öğretileri ve misyonu, bölgedeki halk tarafından saygıyla anılmaktadır.

Vuslat’ın yıldönümü

0

Vuslat’ın 727. yıldönümü

Her yıl aralık ayında Konya’da, Mevlana’nın ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) törenleriyle dünyanın belki de en inanılmaz, en mistik ve en filozofik dansı sergileniyor…

Hak’tan alır, halka saçar
Topraktan gelir, toprağa gideri

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Konya, Mevlâna’yı anma törenlerine ev sahipliği yaptı. 9-17 Aralık tarihleri arasında düzenlenen törenlerle İslam dünyasının en büyük bilgini anıldı.

Efendimiz yani, Mevlâna…

Adı Konya ile özdeşleşmiş olan büyük İslam mistiği ve düşünürü Mevlâna, asıl adıyla Muhammed Celâleddin ya da Mevlâna Celâleddin Rumi…

Efendimiz manasına gelen Mevlâna ismi, ona daha gençken Konya’da ders vermeye başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled’den itibaren Mevlâna’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuş. Rûmî, Anadolulu anlamına geliyor. Mevlâna’nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya’da uzun müddet oturmasından kaynaklanıyor.

Mevlâna, 30 Eylül 1207 yılında (bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan) Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştu. Babası Sultan-ül-Ulema (bilginlerin sultanı) di-ye bilinen Bahaddin Veled, annesi ise Belh Emiri Rükned- din’in kızı Mümine Hatun’du.

Bahaddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den Bağdat’a, Mekke’ye ve daha sonra da Anadolu’ya geçmişti. Ailesiyle Bağdat’a ge-çerken kendisine “nereden gelip nereye gittiklerini” soran nöbetçiye şu cevabı vermişti: “Tanrıdan geliyoruz ve toprağa gidiyoruz. Hiçbir şey bizim yolculuğumuzu engelleyemez…” Ailenin uzun yolculuğu Karaman’da son buldu. Burada bir medreseye yerleşerek 7 yıl kaldılar. Bu yıllarda Mevlâna iki kere evlendi ve bu evliliklerden çocukları oldu bulgaria tour.

Konya’dan gelen davet…

Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altındaydı ve başkent Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşıyordu.

Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad, Bahaddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet ederek buraya yerle meşini istedi.

1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya’ya gelen Bahadd Veled, Sultan tarafından muhteşem bir törenle karşılan ve kendisine Altunapa (İplikçi) Medresesi tahsis edile 1231 yılında ölen Sultan-ül Ulema, Selçuklu Sarayının G Bahçesi’ne, halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergahı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultân-ül Ulema ölünce, talebeleri ve müridleri bu de Mevlâna’nın etrafında toplanmaya başladılar. Gerçekte de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplik Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dini meye gelenlerle dolup taşıyordu Gökgöl Mağarası.

Mevlâna 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Faı ça’da “güneş” anlamına gelen Şems, Mevlana’nın kişili ve düşüncelerinde çok büyük bir değişime neden oldu Günlük ve sıradan işlerini terk etti, onunla birlikte bir hü reye kapandı ve kırk gün tefekküre daldı. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems’in ortadan kaybolmasıyla der bir inzivaya çekildi.

Gökgöl Mağarası

0

Doğal bir şölen; Gökgöl Mağarası

Zonguldak şehir merkezine 3 kilometre uzaklıkta, Ankara karayolu üzerinde yer alan Gökgöl Mağarası, hem doğa tutkunlarının hem de yerli ve yabancı turistler için görülmesi gereken doğal bir şölen

Kollarıyla birlikte uzunluğu 3350 metre olan Gökgöl Mağarası, bir ana galeriyle iki büyük yan koldan meydana gelmiş. Fosil Giriş, Damlataşlar Galerisi, Çöküntü Salonu, Muhteşem Salon, Büyük Çöküntü Salonu ve Harikalar Salonu bölümlerinden oluşan mağaranın ilk 875 metresi turizme açılmış. Aydınlatması başarıyla gerçekleştirilen mağarada yürüyüş parkuru, köprüler ve seyir terasları bulunuyor.

Çeşitli oluşumlar

Uzunluğu ile gezenleri hayran bırakan Gökgöl Mağarası’nın içi damlataş birikimi yönünden oldukça zengin. Mağara traverten, sarkıt, dikit sütunların yanı sıra bayrak, perde, akma damlataşlarıyla süslü. Gökgöl Mağarası’nın içi damlataş birikimi açısından çok zengin. Ama asıl zenginliği mağarayı gezenlerin hayal güçlerinde saklı tours bulgaria beglik tash.

Derinliklerine ilerledikçe başka bir dünyaya ve oradan da başka bir boyuta geçiliyor. Doğa harikası oluşumlar gezenlerin hayallerinde bazen bir deniz canlısı, bazen de bir Picasso tablosu oluveriyor. Görenleri büyüleyen Gökgöl Mağarası, 3350 metre uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun beşinci mağarası. Ziyaret edenlerin yoğun ilgisini çeken bu muhteşem mağara, yapılan araştırmalara göre astım hastalığına da iyi gelmekte. Gökgöl Mağarası’nın yaz günlerinde doğal bir klima özelliği göstermesi yerli ve yabancı turistler için bir çekim oluşturmakta Ruhun mürekkeple dansı.

Ruhun mürekkeple dansı

0

Şeyh Hamdullah heyecanla o zaman Amasya Valisi olan II. Beyazıd’ın huzuruna çıktığında kendisinden Osmanlılar’a özgü bir yazı geliştirmesi istenir. Kırk gün kaybolan Şeyh Hamdullah ortaya hat sanatıyla çıkar.

Yazı, bazen dökülür şairin kaleminden olur hasret, bazen olur aşk… Olur bazen ferman, olur bazen ölüm… Dolanır yüzyılları yazı, getirir anıları. Kalbinden akar hattatın sayfalarına, sanat olur yazı. Değişik açılardaki harflerden oluşan, İslamiyetin ilk dönemlerindeki, Arap harfleri; o dönem “magili” denen oldukça ilkel bir alfabeymiş. Küfe kentinde zamanla ortaya çıkan “kufi” isimli yazı biçimi hızla gelişerek yayılmaya başlamış. İslamiyet’in ilk zamanlarında antilop derisine yazılan kuranlar, hadisler ve Hz. Muhhammet’in mektupları bu yazı tipi ile yazılmış. Uzun dönem kullanılan “kufi”, kakmalarla ve çiçek motifleriyle süsleme sanatı olarak Selçuk Mimarisi’nde karşımıza çıkıyor. Günümüzde çok az kalmış olmasına rağmen hala bazı camilerde ve yapılarda “kufi” kullanan hattatlara rastlanıyor.

Yakut ekolü

13. yüzyılda Amasya’da yaşayan Yakut isimli bir Türk hattat, o güne kadar kullanılan altı alfabeyi birleştirerek, “aklam al sitta (altı biçim)” isimli görsel açıdan üstün ve okunaklı bir yazı yaratır. Yakut hat tarihine, harflerin kullanımına esnek bir biçim veren ilk kişi olur. Yakut’un yarattığı “altı biçimli” yazı, Tuhfe-i Hattatin’de bahsedilen 58 çeşit yazının temelini oluşturmuş bulgaria private tours.

Ve hat doğar…

Yakut’un geliştirdiği yazı 15. yüzyıla kadar Osmanlılar’da da kullanılır. II. Beyazıd’ın baş hattatı yine Amasyalı olan Şeyh Hamdullah, istek üzerine yeni bir yazı geliştirir ve “Yazının Kıblesi” sıfatını kazanır.

Tulut ve Nakş tarzına yeni bir anlayış getiren Şeyh Hamdullah’ı II. Beyazıd tarafından o kadar çok severmiş ki, mürekkep hokkasını tutarmış. O dönemde bir sanat olarak kabul edilmeyen, bir araç olarak kullanılan yazı, Şeyh Hamdullah ile sade ve estetik özellikleri olan bir sanat dalı halini alır. Bu yeni sanat o kadar ilgi görür ve ilerler ki hattatlar birbirleriyle adeta bir yarış içine girerler. Şeyh Hamdullah’ı geçenlere “ikinci şeyh”, “üçüncü şeyh” dendi. 17. yüzyılda altın çağını yaşayan A hat sanatı, yalnız Osmanlı sanatını geliştirmekle kalmamış, aynı zamanda sarayın duvarlarını aşıp halka estetik zevkini de aşılamış. 18. yüzyılda Yakut Ekolü’nü devam ettiren ünlü Ahmed Karahisarı ve öğrencisi Haşan Çelebi muhteşem hatlarıyla tüm stillerin üzerine çıkarak “hattatlığın zaferi Karahisari” olarak tarihe geçmişler.

Hattatların Sultanı

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli yeri olan hat sanatıyla padişahlar da ilgileniyor durumdaydı. Bu padişahların en ünlüsü Mustafa Rasim Efendi’den ders alan Sultan II. Mahmut’tur. Topkapı Sarayı, Şeyh-ül İslamlık binası için yaptığı eserler başyapıt olarak nitelendirilen II. Mahmut’a “Hattatların Sultanı” lakabı takılmıştı Vuslat’ın yıldönümü.

Türk sanatçıların üstünlüğü…

Günümüzde de yapılan hat sanatında Türk hattatların yeteneklerini ve ustalıklarını en iyi şekilde anlatan söz hiç kuşkusuz; “Kur’an Mekke’de ilham oldu, Mısır’da hikaye edildi ve İstanbul’da yazıldı” sözüdür. Asırlarca birçok insana geçim kaynağı yaratan hat sanatı matbaanın bulunmasıyla bu özelliğini kaybetmiş. Günümüzde bazı devlet ve özel kuruluşlar tarafından yaşatılmaya çalışılan Türk tarihi için özel bir anlam taşıyan hat sanatının üstün örnekleri her zaman müzayedelerde tutkunları tarafından izleniyor.

Doğaya Yazılmış Şiir Kapadokya

0

Pers dilindeki adıyla “güzel atlar ülkesi” Kapadokya… Rüzgâr ve yağmurun elbirliğiyle oynadığı 60 milyon yıllık coğrafi bir oyunun sonucunda oluşmuş büyülü bir kent… Yumuşak tüf kayalarından oluşan peribacaları, gizemli yeraltı kentleri ve şaraplarıyla ünlü Kapadokya, doğanın yeryüzüne yazdığı bir şiirden farksız.

Günümüzde Uçhisar, Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinin bulunduğu bölgeyi kapsayan Kapadokya, bir zamanlar etrafı dağlarla çevrili dümdüz bir ovaymış. Toroslar’m yükselmesi sonucunda Kuzey Anadolu Platosu sıkışmış ve sonrasında da bölgedeki yanardağlar faaliyete geçmiş. Rüzgârla yağmurun şekillendirerek peribacalanna dönüştürdüğü yumuşak tüf kayalıklarının oluşması bu şekilde gerçekleşmiş. Kapadokya’nm her köşesinde Hititler, Frigler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar gibi binlerce yıllık uygarlıkların izlerini görmek mümkün. İlk Hıristiyanların yerleşim merkezlerinden biri olan Kapadokya, ilginç doğal güzellikleri kadar tarihiyle de dikkat çeken bir bölge.

Göreme yolu üzerinde yer alan ve bölgenin en yüksek noktası olan Uçhisar, vadinin her yanın-dan görülebilen kalesiyle ünlü bir kasaba. Yüz-yıllara direnen kalenin içindeki odalar; merdivenler, koridorlar ve tünellerle birbirine bağlı. Kalenin zorlu zirvesine çıkıldığında Bizans dönemine ait kaya mezarlarıyla birlikte vadinin muhteşem manzarasını görmek mümkün. Bu muhteşem manzaranın bir yanında Derebağı Vadisi, diğer yanında Göreme yer alıyor. Kasabanın daracık sokaklarında ise şirin, küçük evler boncuk gibi dizili. Tezgâhlardaki rengârenk kilimler, halılar, heybeler, el emeği göz nuru danteller ve yörenin simgesi bez bebekler hediyelik eşya almak isteyenler için guided istanbul tour whirling dervishes.

Peribacalarının kenti Göreme

Peribacalannın içindeki ender yerleşim yerlerinden biri olan Göre-me, eskiden Avcılar Köyü olarak anılmış bir kasaba. Halen içinde yaşanan peribacalarıyla Göreme kasabası, Uzundere ve Avcılar vadileriyle turistlerin ilgisini çekiyor. Hıristiyanlık öncesinde de yerleşim alanı olan bu bölgedeki klasik Roma mimarisini andıran mezar odaları, sonraki dönemlerde başka amaçlarla kullanılmış. Birçok kaya kitlesinin üzerindeki anıtsal sütunlu dış cepheleriyle dikkat çeken mezar odalarının yanı sıra, Osmanlı döneminde inşa edilen konak da kasabanın görülmeye değer yapıları arasında yer alıyor. Göreme ayrıca Yusuf Koç, Orta Mahalle, Durmuş Kadir ve Bezirhane kiliseleriyle de ünlü. Kiliseler ve manastırlarla dolu bölgenin zenginliği, bölgede Hıristiyanlık aleminin bir çeşit okulu sayılmasından kaynaklanıyor. Hıristiyanlığın ilk rahip ve rahibeleriyle keşişleri, buradaki yeraltı kentlerinde yaşamış. Bu yüzden Kapadokya, zamanla dini bir merkeze dönüşmüş.

Kiliseleri görmek isterseniz Avcılar köyünden Göreme Açıkhava Müzesi’ne doğru giden yolda ilerlemeniz yeterli. Burada karşınıza El Nazar Kilisesi çıkar, Görkün Deresinin adını taşıyan vadide ise görülmeye değer dikitler yükselir. Küçük manastırlarla kaya kiliselerinin bulunduğu Göreme’de korunması gereken yapılar Göreme Açıkhava Müzesinde yer alıyor. Bugünkü Kapadokya’nın üç önemli vadisinden biri olan Göre- me’deki Açıkhava Müzesi’nde büyüklü küçüklü 15 kilise, 7 keşiş yemekhanesi, mezar odaları, kiler ve mahzenler bulunuyor. Koruma çalışmaları çerçevesinde, Tokalı ve Karanlık kiliselerinin restorasyonları tamamlanmış durumda. Anadolu’daki en eski yerleşimin olduğu Göreme yöresinin tarihi, MÖ 8000 yılma kadar uzanıyor.

Aşılı Höyük’teki buluntular da bunun en önemli kanıtı. Bu buluntular arasında oda tabanında yer alan iskeletler dikkat çekiyor. Kafatasında delik bulunan bir kadın iskeleti, bölgede kazı yapan arkeologlara ilk beyin ameliyatı denemesinin burada yapıldığını düşündürtüyor. Göreme’de tepesi şapkalı, mantarımsı şekilli masalsı peri bacalarıyla tüf kayalar içine oyulmuş karınca yuvası misali evler dikkat çekiyor. Bu evlerin en önemli özelliği yazları serin, kışları ise ılık olmaları. Bu nedenle bölge, mağaralarının doğal klima olma özelliği nedeniyle Türkiye’nin narenciye deposu olarak kullanılıyor. Akdeniz’den toplanan yeşil limonlar ya da diğer narenciyeler, bu doğal soğuk hava depolarında olgunlaştırılıyor.

İlk Hıristiyanların kiliseleri

Göreme’deki Ihlara ve Soğanlı vadileri de Kapadokya’nın görülmesi gereken bölgeleri arasında. Merdivenli Açıkhava müzesi girişinden ulaşılabilen Ihlara Vadisi’ne iniş ve çıkış oldukça zahmetli. Birçok basamağı aştıktan sonra gizli kalmış muhteşem manzaraya ulaşıyorsunuz. Doğal güzelliğiyle dikkat çeken 26 kıvrımlı vadide beş bine yakın yaşama yeri, 105 adet de dinsel yapı bulunuyor. Ihlara Vadisinde Kuzey Ambar, Eğritaş, Kokar, Pürenli Seki, Karanlık, Ağaç Altı, Sümbüllü, Yılanlı, Ballık, Alçakhava Altı, Karagedik, Bahattin Samanlığı, Direkli, Açıkel, Ala, Davullu, Koyunağılı, Kara ve Doğan Yuvası gibi birçok kilise yer alıyor Anadolu’nun’ Oxford’u Amasya idi.

Dibinde ağaçların yer aldığı, içinde yüzlerce mağaranın oyulu bulunduğu tüf tepeler ve peribacalarıyla dolu Göreme Vadisindeki kiliselerden biri olan Çarklı Kilise’nin duvarlarında İsa’nın çarmıha gerilişi, göğe yükselişi ve Hıristiyanlar için kutsal kabul edilen birçok olayın tasvirleriyle freskleri yer alıyor. Kapadokya kiliselerindeki kutsal tasvirlerde eski peygamberlerin, azizlerin, din şehitlerinin, İmparator Konstantin’in ve gerçek haçı Kudüs’e taşıyan İmparatoriçe Helen’in resimleri bulunuyor. Tasvir edilen azizler arasında ilk sırayı Kapadokya’nm koruyucusu kabul edilen Saint Georg alıyor. Adını Aziz Georg ile Aziz Theodor’un savaşarak yendikleri ejderhadan alan Yılanlı Kilise’de ise gerçek haçı tutan Helen, Konstantin, Aziz Onophorios, Thamaras ve Basileus’un resimleri yer alıyor. Göreme ve Kılıçlar vadilerindeki kaya kiliselerinin önemlileri şöyle sıralanabilir: El Nazar, Saklı Kilise (St. John), Tokalı Kilise, Theotokos Kilisesi, St. Daniel, St. Eustathius, Aynalı Kilise, Kızlar Manastırı, Elmalı Kilise, St. Barbara, St. Catherine, Çarıklı Kilise, Karanlık Kilise, Yılanlı Kilise, Kılıçlar Kilisesi ve Meryem Ana Kilisesi.

Cizvit papazı

18. yüzyıl başında Fransız gezgin Paul Lucas, kaleme aldığı seyahatnamesinde Kapadokya’da tuhaf konilere oyulmuş mağaralarda yaşayan binlerce insandan bahsetiğinde kendisine kimse inanmaz. 1907’de ise bir Cizvit papazı olan Guillame de Jerphanion, Kapadokya bölgesini ziyaret eder. Kaya kiliselerinin olağanüstülüğüne kendini kaptıran papaz, ömrünün 30 yılını terk edilmiş bu kiliselerin saptanması, sınıflandırılması ve kategorize edilmesi için harcar. Bugün bölgede bilinen binlerce dini yapı, iki yüzden fazla dekore edilmiş kilise bulunuyor. Ancak bu kiliselerin pek azmin yapım tarihi biliniyor. Kapadokya’nm içinde yer alan bir diğer yer de üç vadiden oluşan Zelve. Burası, sekizinci ve 13. yüzyıllarda Hıristiyanların önemli dini yerleşim bölgelerinden biriymiş. Zelve’de hepsi de resimsiz 15 küçük kilise bulunuyor. Buradaki kiliselerin en büyüğü iki bölümlü olan Üzümlü Kilise. Direkli, Balıklı ve Geyikli kiliselerinin de bulunduğu Zelve, terk edildiği günlere ait yapılar da barındırıyor. Bunlardan biri, olduğu gibi günümüze taşınmış değirmen, diğeri ise küçük bir mescit minaresi. Zelve yolundaki peribacalarının çoğu keşişler tarafından tecrit odası olarak kullanılmış.

Paşabağı ya da Keşişler Vadisi olarak adlandırılan bölge, henüz birbirinden ayrılmamış kitleler ve iki üç başlık taşıyan birleşik koniler nedeniyle turistlerin ilgisini çekiyor. Paşabağı Vadisinin ortasındaki üç başlı peribacası, üç katlı olarak oyulmuş ve Simeon adında bir keşiş tarafından inziva hücresi olarak kullanılmış. Kapadokya bölgesinde ziyaretçilerin hayal gücünü zorlayacak irili ufaklı birçok peribacası bulunuyor. Doğanın bu eserlerinin neye benzediklerini bulmaksa, düş gücünün sınırlarına kalmış. Kapadokya’nın en önemli yerleşim yerlerinden biri de Avanos. Roma döneminde “Venessa” adıyla anılan konaklama ve alışveriş merkezi Avanos’un el sanatları meşhur.

Özellikle de seramikçiliği ve halıcılığı… Burayı ziyaret edenler seramik atölyelerindeki çömlekçi çarklarında, usta elleri izleyebilir. Kırılmış olan parçalarından testiyi belli eden 7000 yıllık Avanos çanak çömlekleri, yöreye Hititlerden miras kalmış. Kızılırmak’la hayat bulan Avanos’un bu çömleklerinin sim, yine Kızılırmak’ın taşıyıp getirdiği kırmızı toprak. Kayalık Kapadokya’nın en önemli merkezlerinden biri de Ürgüp, antik dönemdeki adıyla “Assiana”. Selçuklu döneminde Başhisar olarak anılan bu bölge el sanatlarıyla ünlü. Bir de ellerinde testileri ve renkli elbiseleriyle Soğanlı bez bebekleriyle… Osmanlı döneminde ekonomisi bağcılık ve meyveciliğe dayanan Ürgüp’ün en yüksek tepesi olan Temenni Tepesinde, Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’ın türbesi bulunuyor. Ürgüp sadece peribacalarıyla değil, adına festivaller düzenlenen şarapları ve kayalara oyulmuş evleriyle de ünlü. Kiliseler, minareler, peribacaları birlikte yükseliyor bu coğrafyada. Günümüzde otantik pansiyonlar, turistik lokantalar ve barlar da eğlenmek ve burada konaklamak isteyenlerin hizmetinde.

Anadolu’nun Oxford’u Amasya idi

0

“…Amasya Anadolu’nun Oxfordu’du Aşağı yukarı 25 bin kişilik nüfusunuı 2 bin’i öğrenci olup, 18 medreseye tevzii olunmuştur…”
Fransız Gezgin G. Perrat, 1861

Anadolu’nun Oxford’u, Osmanlı şehzadelerinin eğitim gördüğü; “Şehzadeler Şehri”, Ferhat’ın Şirin’e kavuşmak için dağları deldiği, Osmanlı ilk kadın şairlerinden Mihri Sultanı’rı yetiştiği şehir… Bilinen en eski adıyla Amesia, yani Amasya…

Karadeniz Bölgesi’nin Orta Karadeniz Bölümü’nde Yeşilırmak Vadisi’nde yer alan bu antik kentimiz, M.Ö 5500’lü yıllara uzanan geçmişi, tarihi ve kültürel zenginlikleri, doğal güzellikleri, termal kaynakları ve kendine özgü mimarisiyle Anadolu’nun ender kentlerinden biri…

Hitit, Frig, Kimmer, İskit, Lidya, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Danışmend, Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı gibi pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Amasya’nın nasıl kurulduğu ve niçin “Amesia” denildiğine ilişkin değişik görüşler bulunuyor. Bazı tarihçiler şehrin kadın savaşçı Amazonlar tarafından kurulduğu ve isminin de güzel Amazon Kraliçe’si “Amesia”dan geldiğini ileri sürerken, bazıları da şehrin, Mısır firavunlarından Amasis tarafından kurulduğunu öne sürmekte… Ancak en kabul gören görüş şehrin, Amasya ve çevresine hakim olan ilk büyük devlet olan Hititler tarafından kurulduğu ve ismini Hitit krallarından Amas Han’dan aldığı yönündedir private istanbul tours.

Amasya’da kalıcı izler bırakan ilk uygarlık, M.Ö. 291’den M.Ö. 26’ya kadar etkinliklerini sürdüren Pontus Devleti oldu. Amasya’yı başkent olarak da kullanan Pontuslular’ın, krallarının ölümlerinden sonra kayaları oyarak yaptıkları “Kral Mezarları” bugün Amasya’nın en önemli abideleri arasında yer alıyor. M.Ö. 25’te Romalılar’ın egemenliğine giren Amasya daha sonra Bizanslılar’a geçmiş ve bu dönemde dinsel bir merkez olarak önem kazanmıştı.

Timur’un Ankara zaferinden sonra

1402’de Osmanlı birliğinin bozulmasına sebep olan Timur’un Ankara zaferinden sonra Osmanlı’da yaşana kargaşayı bitirerek, Osmanlı Devleti’nde birliği yenide sağlayan, Çelebi Mehmet, Amasya valisiydi.

Osmanlı egemenliğine girdikten sonra sancak merke; olan ve “Şehzac e er Şehri” diye ün yapan Amasya’da I Murat, Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazıt, III. Murat gil pek çok padişah valilik yaptı. Bu konumundan dolayı O manii padişahları ve şehzadeleri Amasya’ya özel ilgi götermiş; 1861’de Fransız Gezgin G. Perrat, “Souvenirs d’u Voyage En Asie Mineure” adlı eserinde Amasya’yla ilg şu notları düşmüştü: “…Amasya Anadolu’nun Oxford’udur. Aşağı yukarı 25 bin kişilik nüfusunun 2 bir öğrenci olup 18 medreseye tevzii olunmuştur…”

Tarihin her devrinde devletlerin kaderinde önemli rol oynayan Amasya, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlamasınc ilk kıvılcımı yakarak Cumhuriyet’in kurulmasına gide yol uda açtı. “Milletin istikbalini yine milletin azim ve kıran kurtaracaktır” ilkesi 1919’da “Amasya Tamimiyle buradan tüm ulusa yayıldı.

Savaşçı kadınlar Amazonların yaşadığı, Ferhat ile Şirin e sanesinin geçtiği yer olarak gösterilen Amasya, Coğrafycı Strabon, II. Murat, II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim, Ha tatlar Piri Şeyh Hamdullah, ünlü hekimlerden Sasuncuz de Şerafettin, Osmanlı ilk kadın şairi Mihri Hatun gipek çok ünlü kişiyi yetiştirdi. Osmanlı sivil mimarisinin e güzel örneklerinden Amasya Evleri’nin restorasyon çalı malları ise günümüzde sürüyor Çininin başkenti Bursa.

Osmanlı şehzadelerinin eğitim gördüğü, Ferhat’ın Şirin’e kavuşmak için dağları deldiği, Osmanlı’nın ilk kadın şairlerinden Mihri Sultan’ın yetiştiği şehir…

Tarih ve doğanın birlikte bulunduğu ilginç bir an kent olan Amasya, aynı zamanda dünyanın en gül Misket elması, kirazı, şeftalisi ve bamyasının üretildiği yer olma özelliğini de taşıyor.

Pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Amasya’da ç nümüze ulaşan eserlerin bazıları şunlar:

Gökmedrese Cami:

Sade kesme taş mimarisi, olgun nisbetleri ve süsleri bakımından Anadolu’nun eyvan biçimli port olan tek cami Gökmedrese Cami, Selçukluların Am; ya Valisi Emir Seyfettin Torumtay tarafından 1267’ı yaptırıldı. Cami, Anadolu Selçuklu cami mimarisini cephe sadeleşmesine rağmen mimari kuvvetin ke bolmadığının ifadesi olarak önemli bir eser sayılıyor

Bimarhane:

İlhanlılar’dan günümüze ulaşmış tek eser olan Birmhane, Sultan Olcayto ve eşi Yıldız Hatun adına kölelri Anber Bin Abdullah tarafından yaptırıldı. Tımarh ne de denilen eser, akıl hastanesi olarak yıllarca kullanılmış ve hastalar musikiyle tedavi edilmişti.

Sultan II. Beyazid Külliyesi:

Osmanlı Devleti’nin 8’inci Padişahı Sultan Beyazid’in emriyle Amasya’da vali olan oğlu Şehzade Ahmed Bey tarafından 1485’de yaptırıldı.
Cami, medrese ve kütüphaneden ibaret olan eser, Amasya’nın en büyük tarihi abidesidir.

Büyük Kapı Ağa Medresesi:

Ön Asya ve Selçuklu mezar anıtlarında görülen sekizgen plan şemasının ilk kez uygulandı medrese, Sultan II. Beyazid’in Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından 1488’de yaptırıldı.

Amasya Kalesi:

Kentin en önemli eserlerinin başında gelen Amasya Kalesi, şehrin savunmaya en uygun mevkii olan Harşena Dağı üzerinde yer alır. Batılı tarihçilere göre kale, Pontus Kralları tarafından yaptırıldı.

Kralkaya Mezarları:

Pontus Kralları’na ait olan ve 18 tane olduğu tespit edilen mezarlar; Harşane Kalesi’nin eteklerinde düz bir duvar gibi dikine uzanan kalker kayalar içinde yer alıyor.

Ferhat Su Kanalı:

Ferhat ile Şirin efsanesine konu olan su kanalı, Amasya’ya 18 kilometre uzaklıktaki Şahin Kayası’ndan başlayıp şehir merkezinde son buluyor.

Çininin başkenti Bursa

0

17.yy başlarında çini sanatında bir gerileme ya-şandı. Geçen yüzyılda yapılan panolarda çiçekler ve ağaçlar doğrudan yer-den çıkmış görünürken, 17. yy’da motifler artık vazolardan çıkmaya başlamıştır ki bu da özensizliğe dair ilk işaretler olarak değerlendirilir. Yüzyıl sonlarında başlayan bu gerileme Osmanlı Devleti’nin siyasi durumuyla yakından ilgilidir.

1716 yılında çini üretimi tamamıyla sona erdi. 18. yy başlarında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, İznik’teki çini ustalarını toplayarak İstanbul Tekfur Sarayı’nda bir çini atölyesi imalathanesi açarak çiniciliği tekrar canlandırmak istemişse de bu dönem çinilerinde görülen barok etkili çiçekler, iri güller, ince imal edilen çiniler eski kalitesinde olmadığından kısa bir süre için de çini ihtiyacımız Viyana ve İtalya’dan karşılanmaya başlandı. İznik Çinileri’nde kullanılan başlıca renk ve motiflerin, üç döneme ayrıldığını görürüz; Birinci dönem, “İlk Osmanlı Dönemi” diye anılır ve bu dönemin eserleri arasında İznik Yeşil Cami, Bursa Yeşil Cami, Bursa Muradiye Cami ve Bursa Mahmut Paşa Türbesi sayılabilir. Kullanılan renkler; lacivert, mavi, turkuaz, siyah ve sarıdır. Motif olarak ise, geometrik şekiller ve stilize edilmiş bitkisel kökenli öğeler kullanılmış istanbul walking tour.

Evliya Çelebi’den notlar

Bu dönemde, Milet ve Haliç işi olmak üzere iki ayrı ekol bulunur. “Milet İşi” dendiğinde mavi-beyaz dekorlu grup, evani seramikler, “Haliç İşi” dendiğinde ise mavi-beyaz dekorlu, rumi palmet ve ince arabesk bezemeli kaplar görülür. Bu döneme “Haliç İşi” denmesinin sebebi ise; Evliya Çelebi’nin İstanbul Çini Atölyelerinde gördüğü ve bu çinilerle ilgili seyahatnamesine yazdığı şu notlardır; “Kağıthane ve Sarıyer’den getirdikleri çamurlarla maşrapa, güze (kase) ve sürahiler imal ederler ki bunlar kadar güzeli ancak Çin ve İznik çinisinde bulunabilir.” “Bu çini atölyelerinde öyle ustalar var ki yapmış oldukları kaseler, 40- 50 kuruşa satın alınıp, padişaha ve vezirlere armağan olarak götürülebilir” sözleriyle, “Haliç işi” çinileri övmüş seyahatnamesinde…

İkinci Dönem ise; “Müteakip (Geçiş) Dönemi” diye anılır. Yakın zamana kadar literatürde “Şam İşi” olarak anılan bu dönem, British Museum’da bulunan ve bu devre tarihilendirilen Cami Ömer’den gelen üç kulplu süs kandilinin ayağındaki yazı kuşağında (İznik,1949 Muslu) bulunan bilgiler doğrultusunda “Şam İşi” deyimindeki yanılgıyı kanıtlayan belgedir. Gene bu dönemde evani seramiklerinin gelişimine katkıda bulunan Fatih Devri Nakkaşbaşısı Baba Nakkaş’ı da unutmamak gerekir. Bu dönemin eserleri arasında Yavuz Sultan Selim Cami ve Türbesi, Şehzadeler Türbesi, Haseki Medresesi ve Şehzade Mehmet Türbesi sayılabilir.

Hatai tarzında bitkisel kökenli motifler, rumiler ve bulutlar desen olarak görülürken; fıstık yeşili, sarı, mavi, turkuaz, lacivert ve kiremidi renkler kullanılmış. Gene bu dönemde Şahkulu diye anılan Veli Can, Saray Başnakkaşlığı’na getirilmiş, saz yolu desenler de bu dönemde üretilmeye başlanmış. Onun öğrencisi olan Karamemiş de, çiçek ve ağaç motiflerini kullanarak çinilerimizde bahar devrini yaşatmış ustalardandır Doğaya Yazılmış Şiir Kapadokya.

Çinide Mimar Sinan Devri

Üçüncü Dönem, “Klasik Dönem” olarak adlandırılır. Dönemin değerli mimarı, Mimar Sinan, yapılarında çiniye önem verdiğinden, çiniler büyük önem kazanmış. Bu dönemin eserleri arasında da Eminönü Rüstempaşa Cami, Süleymaniye Cami, Sultanahmet Sokollu Mehmet Paşa Cami, Topkapı Sarayı Altınyol Panoları, Üsküdar Toptaşı Eski Valide Cami sayılabilir. Kullanılan renklerde kırmızı, kabartma olarak yer almış ve bitkisel motiflerde doğanın tüm ayrıntılarını iki boyutlu düzeye indiren bir yorumlama ile bir süsleme düzeni yaratılmış. Üstün bir hayal gücü ürünü olarak lale, karanfil, sümbül, tam açılmış gül ve yarı açılmış konca, nar çiçeği, üçlü ve beşli kümeleşen veya bir kökten fışkırıp kıvrılarak uzayan yaprak ve çiçekli dalların genellikle asimetrik kompozisyon düzeninde yer almış olması dönemin belirgin özelliklerinden olmuştur. Günümüzde ise Çini sanatı, 1989 yılında kurulan İznik Çini Eğitim Vakfı’nın çabalarıyla tekrar canlandırılıp, sürdürülmeye çalışılıyor. Vakfın amacı birebir eserler yapmaktan çok, dönemin kalitesine ulaşabilen çiniler üretebilmek.

Çandalar aşireti

0

Buradan yine batı tarafına iki konak,

Çandalar aşireti hudududur. Beylerinin ismi. On beş bin cesur kavim olur. Gerçek ve doğru Abaza bunlardır. Dağ Çandaları derler. İskelelerine kakır derler. Dağda Hoka adıyla denize bakar bir bağlı ve bahçeli köyü vardır.

Buradan yine batı tarafına deniz kıyısı ile üç konak gidip,

Büyük Çandalar aşireti: 25 köyleri vardır. On beş bin askere sahiplerdir.. Beyinin ismi . Limanına Çanda derler.

Gemiler kışlayamaz. Bu kabilenin dağları ardı Mamşuh Çerkezi vilâyetidir.

Bu Çandalardan yine batı tarafına deniz kıyısı ile bir konak gidip,

Keçler aşiretinin özellikleri: İrem bağı gibi bir verimi bol vilâyettir. 70 parça köylerdir. İki bin tüfenk-atar askere sahiptir. Beyinin ismi , ve hayat suyu gibi suları vardır. Ama Pisu Nehri adında büyük bir nehir suyu var, gemiler girer. Elburz Dağları’ndan beri gelip bu mahalde Karadeniz’e katılır. Temmuz ayında asla geçit vermez hayat suyudur. Kış günleri gemiler yatar güvenli yerdir.

Keçler kavminden bu mahalle gelinceye kadar bu nehrin iki yanı İrem bağlarıdır ki çeşit çeşit kendinden yetişen meyveleri olur.

Bu Keçlerin on bin askeri olur, çoğu atlılardır. Ulu kavimdir ve gayet zengin hırsızlardır. Bu aşirette Havka adında bir köyde Zepraha adlı bir Abaza’nın evinde konuk olduk. Bütün yeniçeri yoldaşlarımıza on koyun boğazlayıp ziyafet verdi. Sizbal, şilharçı ve pastalar yiyerek açlığımızı giderdik istanbul guided customized tours.

Buradan yine batıya iki konak

Arıt aşiretinin özellikleri: Keçler kavminden çok kavimdir. Ama o kadar yiğit, cesur ve hırsız değillerdir. Çoğunluğu tüccardır. Zerdeva avlarlar. Domuzları gayet çoktur. Bir mezhep nedir bilmezler, kitap nedir bilmezler ve insana bıyık altından gülmezler. Doğru sözlü kavimdir. Belki otuz bin kadar adam olur.

Beylerinin ismi . Beyleri 40-50 silâhlı cesur Abaza ile 20 koyun ve 3 sığın geyik getirip “Safâ geldiniz” diye saygı gösterdi.

Bey dedikleri bir saçlı adam, arkasında kılçıklı kebe çekmanı (pelerin), elinde oku yayı ve belinde kılıçlı bir cesur yiğit idi. Hizmetçileri tamamen uzun saçlı, güneş parçası gibi bâkireler idi.

iskelesine Antlar derler. Bir gece burada konuk olduk. Bu iskelede gemiler kışlayamaz, zira açık iskeledir.

Bir iskelesine de Liyoş derler. Burada da gemiler kışlayamaz. Ancak altı ay yatar. Ama gayet işlek iskeledir. Kuzey tarafındaki büyük dağlar içinde,

Sadşe vilâyeti: Seydî Ahmed Paşa vilâyetidir. Kuzey tarafında Çerkez aşiretleriyle komşu olduklarından dolayı Çerkez dilini ve Abaza dilini şayet iyi bilirler idi. Bin adet cesur, güçlü yiğitlerdir. Bunların belâlarından ve şerlerinden Çerkezler ve Abazalar devamlı korku üzere olduklarından Ant kavmi bunlara aman verip Arıt iskelelerine esir, balmumu ve zerdeva getirip ticaret ederler. Takaku Çerkezi dahi aman ile gelip gemilerde ticaret ederler.

Buradan yine batı tarafına üç konak deniz kenannca gölgelik, ormanlık ve sık ağaçlarla kaplı yüksek dağlan ve nice mamur köyleri seyrederek,

Kamış aşiretinin özellikleri: Beylerinin ismi . On bin yiğit ve cesur kavimdir. Melek Ahmed Paşalı Kamış Mehmed Ağa bu kabiledendir. Defalarca Arıt kavmini bozup beylerini esir etmişlerdir. Zira bu Abaza kavmi birbiriyle savaşarak evlâtlarını ve kadınlarını çalıp satarak kâr etmekle geçinirler.

“Hırsız olmayan adam bu kavmin yamnda uğursuz ve bedbaht kavimdir” diye meclislerine komayıp kız vermezler.

Bu Kamış Dağları’nda iri domuzları olur ki her biri eşek kadardır. İskelesi vardır, ama o kadar işlemez. Zira halkı gayet âsîlerdir Eflak ve Boğdan ve Sirce.

Ve bu Kamış kavmi içinde Mısır’dan ve İstanbul’dan gelme Tophane Abazaları vardır. Mescitleri var, soy sop sahibi Müslümanları çoktur.

Suyu ve havası gayet tatlıdır. Bütün köyleri kıbleye ve denize bakmaktadır. Burada da çarşı pazar yoktur. Ama iskele başlarında pazar yeri vardır.

Buradan yine batı tarafa deniz kıyısıyla üç konakta

Suçalar aşiretinin özellikleri: Beylerinin ismi . Tamamı on bin namlı yaya askeri olur. Ama dağlık taşlık yerler olduğundan atlısı azdır. İskelesi vardır, ama ismi hatırımda değildir.

Burada bir gece Havdıka adında bir köyde konuk olduk. Meğer o gece bir düğünleri var imiş. Bize yüz tekne söğüş pişmiş koyun etleri, böğrülce çorbaları, bal sulan, bozalar, pasta, şil-^harçı ve sizballar getirip nice yüz güneş parçası köleler ve bâkireler hizmet ettiler.

Sabahleyin Gönye ağası yol arkadaşımız evsahibine bir tülbend bağışlayınca cihan onun oldu. Zira bu bölgelerde asla çarşı pazar, han, hamam, dükkân, kilise ve başka yapılardan bir şey yoktur. Hemen dağlar başında kırkar ellişer haneli köylerdir.

İskelelerine yılda bir kere her diyarın gemileri; barut, kurşun, tüfenk, ok-yay, fişenk, kılıç, kalkan, mızrak ve başka silâh çeşitleri, eski pabuç, çuka kenarı, gömleklik bez, boğası, ocak demirleri, kazan, ocak içine kazan asacak demir zincir, tuz ve sabun ve buna benzer şeyleri getirir, bunlar da tüccardan alıp bâkireler, genç erkekler, yağ mumları, balmumları, zerdeva ve bal verirler. Aslâ ve kat’â bu bögelerde altın ve kuruş olmaz. Alım satımları değiş-tokuş iledir.

Eflak ve Boğdan ve Sirce

0

Eflak ve Boğdan ve Sirce, İsveç, Felemenk, Donkarkız, Danimarka, İngiliz, Nemse, İngiltere, Dış Fransa, Hırvat, Macar ve Boşnak onlardandır. .

Ama övülmüş özellikleri olan kabilelerden, Araplardan ilk olarak Mısır bölgesinde 40 adet renk renk kavimler meydana gelmiştir.

Evvelâ Mağribî, Fes, Merânkeşli, Afnu, Mayburnev, Cicilkan, Asvanî, Südanî, Funcî, Kırmankî, Bağaniski, Muncî, Berberî, Nûbî, Zencî, Habeşî ve Kelapişî ve Ulvî ve Dumbî

Yemen Arabi, Bağdad Arabi, Meval Arabi, Mekke ve Medine Arabi, Badiye ve Umman Arabi bütün Araplar 3060 kabiledir, daha fazla demişler.

Ama bunlardan Kureyşî, Haşimî, Ebtahî’dir ki kainatta yaratılmışların en yücesi ve varlıkların övüncü olan Peygamberimiz o Samî soyundan dünyaya gelmiştir, varlıklar onun yüzü suyu için yaratılmıştır.

Yukarıda yazılan değişik diller ye çeşit çeşit kavimler ile dünya süslenmiş olup ümmetlerinin elinde bütün değişik milletler zayıf ve güçsüzlerdir.

Arap kavminden başka bütün kabilelere (kavimlere) Acem derler. Onun için mübârek isimleri “Arab’ın ve Acem’in efendisi`dir.

Bu yukarıda yazılan kavimlerin önceki ataları İkinci Âdem Hazret-i Nuh Necî evlatlarından Sâm, Hâm ve Yâfes’e ulaşır. Zincirin sonu Hz. Âdem Safî’de ulaşır.

Beri taraftan istek ve arzumuz seyahatnâmemizde Abaza kavminin ilk çıkışım yazmaktır. Sağlam kaynaklardan Cevâ- hir-i Ahbâr yazmışlardır ki Hicret’ten sonra 25 [646] tarihinde Hazret-i Ömer’in halifeliği döneminde Kureyş kabilesinden Beşe adında bir Arap meliki var idi. Çok güçlü bir melik idi. Irak, Medine, Batha, Yemen, Aden ve Saba memleketlerine mutasarrıf idi.

 Cebel-i Elheme’ye verildi

Bu anılan Beşe melikin beş evlâdı dünyaya gelip her biri birer cesur yiğit oldular. Büyük oğlu Cebel-i Elheme, İkincisi Arap, üçüncüsü Keysu ve bu Keysu’nun üç oğlu oldu. Biri Keys, biri Meval, biri -Tayy idi. Yine Beşe’nin dördüncü oğlu Huda’nın hikmeti babaları Arap meliki Beşe ölünce Hazret-i Ömer’in emriyle aşiretinin beyliği (reisliği) büyük oğlu Cebel-i Elheme’ye verildi.

Bir gün bu Cebel-i Elheme hata ile bir Arabm gözünü çıkardı. Arap, Hazret-i Ömer’in huzuruna varıp dava edince kanuna göre Cebel-i Elheme’nin gözünü çıkarmak gerekti. Hemen Cebel-i Elheme, bu ceza ağır geldiğinden o gece bütün kabilesi ve aşiretleriyle ve dört can kardeşiyle kaçıp Antakya’da Harkil Kral’a varıp sığınacak bir yer ister. O da Cebel-i Elheme’ye Trablusşam dağlarını verince deniz kıyısında bir şehir kurar customized istanbul tour.

Bugünkü Cebeliye şehrine, Cebel-i Elheme yapısı olduğu için Cebeliye derler. Burada da güç, kudret ve iktidar sahibi olup Şam ve Medine etraflarını yağmalamaya başlaması üzerine Halid bin Velid ve Esved ibn Mikdad yüz bin asker ile gittiler. Cebel Cebe- liye’de duramayıp gemilerle İspanya diyarına kaçarak büyük şehir Avlonya dağlarında karar ettiler. Kureyş kavminden olduklarından bulundukları dağlara Kureyliş Dağı ve Kureyliş Arna- vudu derler. Frenk dilleriyle karıştıklarından Arnavut dilini ortaya çıkardılar.

Hâlâ ol dağ Arnavutlarının hepsi Arap gibi saçlı kavimdir. Ve şiirleri ve ezgileri Arap ezgileridir. Bundan dolayı Arnavut kavminin aslı Araptandır ki ataları Cebel-i Elheme’dir. Elbasan yakınında yatar. Ancak dininden dönen bir dinsiz olmamıştır.

Daha sonra evlâdı Dükad dininden dönerek kâfir olmuştur. Avlonya ile Delvinye arasındaki Dükad Dağları’nda bulunurlar. Kara renkli Arap gibi lehçeli ve saçlı Arnavutlardır.

Beri taraftan Cebel-i Elheme üzerine gelen Halid ibn Velid, Cebel-i Elheme’nin kardeşi Arab’ı ve Keysu’nun oğlu Keys’i ve Meval’i ve Tay’ı yakalayıp bağlayarak Hicaz’a götürüp Bağdad çölünde yurt verdi. Keys, Keys Araplarına melik (reis) oldu. Tay, Tay kabilesine melik oldu.

Amcası Arap Umman memleketine melik oldu. Ancak Keysu ve kardeşleri Lazkî ve Abazî, bu üç kardeşler tâbileriyle ve çevresindekilerle Halid bin Velid’in elinden kaçıp Bizans diyarında Konya şehrine, oradan Kostantin’e gelip birkaç sene burada kaldılar. Sonra Emevîoğullarından Ebu Süfyan oğlu Mu’a- viye’m İstanbul üzerine geldiğim duyunca orada da duracakları kalmayıp gemilere binerek Karadeniz kıyılarında Trabzon kralı Tekfur Yanvan’a varıp uygun bir yer isterler. O da;

Bunlar Kureyş kabilesindendir

“Bunlar Kureyş kabilesindendir. Bunlarda va’de ve vefa olmaz” diye ilk başta Lazkî’ye Gönye Kalesi’nden içeri Çoruh Nehri kenarını Lazkî’ye yurt verir. Laz taifesi Lazkî’den doğup yayılır, Laz kavminin aslı Arap’tır. Onun ortanca kardeşi Keysu’ya Çerakis dağlarını verip orada yerleşir. Onun için Çerkez taifesi Kureyş kabilesi Araplarındandır Büyük Faşa Çayı menzili.

Abazî’ye bu Abaza vilâyetini verir. Bu Karadeniz kenarında türeyip çoğalarak bayındır edip şenlendirdiler. Bundan dolayı bu Abaza kavminin ataları Kureyş kabilelerindendir.

Çerkez, Abaza, Laz, Arnavut, Umman Arabi, Tayy Arabi ve Keys Arabi hepsi kardeş evlatları ve Kureyş kabilesindendirler ki Cenâb-ı Bârî’nin ezelî hikmeti yeryüzünü bu kavimler ile süslemek imiş. Yeryüzünü böyle imar etti. “… Allah dilediğini yapar” [İbrahim, 27]; “… (Allah) istediği hükmü verir” [Maide, 1].

Ancak Abaza vilâyetinde ilk başta mamur olan Çaçlar aşiretidir: Mikrilce de konuşurlar. Zira Faşa Nehri’nin karşı tarafı sâfî Mikrilistan’dır. Çaç beyzâdeleri vardır. İsmi , on bin korkusuz ve cesur askere sahiplerdir. Bir mezhepte değil, vahşi, yolkesen ve cesur kavimdir.

Gayet verimli dağları vardır. Cevizleri, fındıkları ve zerdevaları çoktur. Silâhları, Arap gibi ok-yay ve mızraktır. Atlısı azdır, yayaları cesurdur, kadınları güzel, erkekleri nazlı ve hoştur.

İskeleleri, batı tarafına iki konak gidince Lakba derler, büyük iskeledir. Trabzon’a 300 mildir. Ama gemiler kışlayamaz. Kıble ve gün doğusu rüzgârı gayet şiddetli eser.

Buradan bir konak yine batı tarafa deniz kıyısıyla,

Hıfal Köyü: Arlan aşireti hudududur. Bin yiğide sahiptir ve gayet verimli yerleri vardır. Beylerinin ismi , iskelesi laçığa derler, baş iskeledir. Burada bir gece konuk olduk. Tatlı limandır. Yazın ve kışın gemiler eksik değildir.

Büyük Faşa Çayı menzili

0

Yukarıda yazılan 5 adet iskeleleri bir gün bir gecede geçip nice bin seyirler edip Gönye’den 100 mil olmuş, ertesi gün;

Büyük Faşa Çayı menzili: Büyük bir nehirdir ki Tuna gibi bir geniş nehirdir. Bazı yeri bir mil enli, bazı yeri yarım mil dar ma-hallerdir. Ama derinliği 8 kulaç ve 10 kulaç geçit yeridir. İçine Mikrilistan ve Abaza vilâyetine giden gemiler girip 100 mil yukarı giderler. Hayat suyunu andırır büyük nehirdir. Karadeniz’in poyraz tarafı bitiminde bir körfez bucağına vaki olmuştur.

İstanbul’dan bu yere gelinceye kadar 1300 mildir. Karadeniz’in bir ucu bu Faşa Çayıdır. İstanbul’dan Faşa Nehri 1300 mil.

Kaynağı, Mikrilistan, Gürcistan, Dağıstan ve Kabartay Çerkezistanı aralarında Elburz Dağı’ndan, Obur Dağı’ndan ve Sadşe Dağlarından toplanıp güney tarafa akarak Mikril ve Abaza arasında Karadeniz’e katılır.

Doğu tarafı baştan başa âsî Mikrilistan köyleridir. Batı tarafı Abazistan’m Çaçlar kavmi memleketidir. İki tarafı da sık ağaçlık ve ormanlık olduğundan Abazalar Mikril’i, Mikril Aba- zaları çalıp bezirgânlara satarlar.

Bazı tarihçiler bu Faşa Çayı için Şirvan, Gilân ve Demirkapı Denizi ki ona tarihçiler Hazar Denizi derler,

“Bu büyük çay o denizin ayağıdır ki Karadeniz’e katılır”, derler. Ama bu Faşa Nehri hayat suyudur. Gilân Denizi Karadeniz kadar bir denizdir, belki daha geniştir. Yılan zehiri gibi acı, büyük bir denizdir.

Karadeniz ile o Hazar Denizi’nin arası on beş konak yerdir ki Kabartay Çerkezi yurdu ve Dağıstan yurdunun Elburz Dağı var. Nasıl ayağı olup da Hazar Denizi Haraz Karadeniz’e katılabilir. Eğer derlerse,

“Yer altından akacak yol bulup gelir” derlerse Hazar Denizi acıdır; bu Faşa Çayı hayat suyu gibi tatlıdır. Bu görüş gerçeğe aykırı bir görüştür.

Bu Faşa Çayı’nı geçtikten sonra artık batı tarafına yönelip tam bir günde Karadeniz kenarınca gidip.

Şehnaze diyarı yani Abaza vilâyetinin özellikleri

Baştan başa Karadeniz’in doğu kısmı kıyısında bulunup başlangıcı Faşa Çayı, bitiş sınırı batı tarafında, kırk iki konak yerde Kefe eyaleti hükmünde Taman Adası yakınında Anapa Kalesi limanında son bulur, upuzun Abaza vilâyetidir.

Abaza kavminin ilk ortaya çıkışlarının anlatılması: Tuhfe kitabının görüşüne göre: Ne zaman ki Cenâb-ı Bârı, Hazret-i Âdem’i yer yüzünde kudret eliyle yarattığında Tatar sıfatlı yaratıp cennet-i me’vâsmda yakınına davet edip bütün meleklere emredince [256a] Hz. Âdem’e secde ettiler, ancak hilekâr İblis secde etmedi. Buna kesin delil; Kur’ân’da;

“[Hani meleklere, Âdem’e secde edin demiştik de] İblis’ten başkası hemen secde etmişlerdi” [Bakara, 34] âyeti açık delildir.

Daha sonra Cenab-ı Allah’ın ezelî iradesi o imiş ki, Hazret-i Âdem’in soyundan Hazret-i Risâlet’i getirip yeryüzünde son pey-gamber ve iki dünyada şefaatçi ede.

Hazret-i Âdem’i buğday bahanesiyle yer yüzüne indirip Hindistan’da Serendil (Seylan) Adası’nda nice zaman bekâr olarak yaşadı. Daha sonra Mekke-i Mükerreme’de Arafat Dağı’nda Hazret-i Havvâ ile buluştuğu için Arefe Dağı dediler.

Muhammed ibn İshak

Muhammed ibn İshakin görüşüne göre; Hazret-i Havvâ’dan kırk bin evlâdı Tatar sıfatında olup evlattan evlâda yeryüzüne yayıldı. Cennet’de Âdem Safî, Arapça ve Farsça konuşurken yeryüzüne inince dalgınlıkla Arapça’yı unutup İbrî (îbranice), Süryanî ve Dehkalî ve Derî dillerinde kelimeler söylerdi. Ki hâlâ Funcistan ve Berberistan memleketlerinde ve diğer Afrika vilâyetlerinde konuşulan değişik dillerdir. Tâ Nuh Tufam’na dek bu diller ile konuşup geçinirlerdi.

Tufan’dan sonra Hazret-i Nuh’un oğullarından Hâm, Sâm ve Yâfes evlatlarından 72 millet ve 72 dil ortaya çıktı. Sonra Hazret-i İsmail’de Araça ve Farsça duyuldu. Ondan sonra yeryüzüne çeşitli milletler yayılınca her memlekette birer dil ortaya çıktı guided istanbul tour.

İlk defa değişik diller ortaya çıkaran Hazret-i İdris’tir. Zira Cenâb-ı Bârı ilk defa/ona nice bin ilim ihsân edip kâtip idi. Vahiy ile inen suhufları yazıp biraraya getirirdi.

Tufandan sonra bütün kitaplar, Eski Mısır’ın batı tarafında Nil Nehri aşırı Heremeyn (Ehram) Dağları’dır ki onlara hâlâ Firavn Dağları derler, yanlıştır. Tufan’dan önce yapan Kâhin Surid’dir. Hazret-i îdris’in bütün kitaplarını bu dağda saklayıp Tufan’dan sonra o kitapları çıkarır, bütün eski bilgin ve filozoflar okuyarak 147 adet çeşitli diller ondan yayılır.

İsmail Nebî’den Arapça ve Farsça ortaya çıktı. Hazret-i Ays’dan Türk dili yayıldı ki Tatar dilidir. Sözün kısası Cenâb-ı Hak, Arap ve Tatar’dan bu cihanı adet çeşitli kavimler ile süsledi.

Tatar’dan ilk başta meydana gelen çeşitli kavimlerden

Tatar’dan ilk başta meydana gelen çeşitli kavimlerden: Evvelâ, Tatar kavmi, Hindli, Sindli, Muğânî, Lûristanî, Moltanî, Banyanî ve Hindistan’ın ateşe tapanları, on iki kavim ve on iki dildir.

Çin, Hıtâ, Hoten, Fağfur, Kavzak, Moğol, Noğol, Türk-Tatar, Özbek ve Acem kavimleri, Dağıstan’da Kumuk ve Kılmah kavimleri, on iki kavim ve on iki dildir.

Nogay, Heşdek, Lıbka, Çağatay, Lezgi, .Gürcü, Mikril, Şavşad, Dadyan, Açıkbaş, Ermeni, Urum, Türkmen, Kababıta ve İsrailî yani Yahudi ve Moskov, Gürcü’dendir.

Ya’kubî, Karayı ve Frenk, on iki kavim ve on iki dildir, Yahudidir ama Mesihâ mezhebdirler.

Evvela Ispanya, Fransa, Ceneviz, Portakal, Venedik, Dodoş- ka, Sırp, Latin, Bulgar, Hırvat ve Luturyan ve Talyan (Italyan) dili .

Acem’den meydana gelen keferelerin ilkleri Menuçehr’in ev-latlarından dördü kaçıp Eğri taraflarında yerleştiler Çandalar aşireti.

“Siz kimsiniz?” diye sorduklarında “Men çârız” yani “dört âdemiz” dediler, “Men çâr”dan bozulma “Macar” kavmi oldular ki 15 adet kavim keferelerdir. İlkleri Orta Macar, Erdel Macar, Seykel, Saz, Hayduşak, Leh, Çeh, Korul, Tot, Karako, Rus 12 kavimdir.

Gül Camii

0

Fransız Devrimi

0