Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Çınar Muğla Evleri

0

Yeşilin her tonunu cömertçe kucaklayan Çamlı Köy’ de bulunan Çınar Muğla evleri, misafirlerine doğal bir tatil imkanı sunarken, bölgenin kültürünü ve yapısını da yansıtmasıyla Alternatif turizme bir örnek teşkil ediyor.

Şehrin gürültüsünden uzakta, doğayla baş başa olmanın verdiği keyfi yaşayacağınız Çınar Muğla Evleri, Restoranı ve Yayla Evleri ile de hizmet veriyor. Doğallık felsefesi ile yola çıkılan tesislerde amaç ziyaretçilere evlerinde ki rahat ve konforu verebilmek. Çınar Muğla Evleri hem tekneyle Sedir adasına geçebileceğiniz yada İncekum plajına inebileceğiniz imkanı verirken, hem de havuz başında güneşlenip, yüzebileceğiniz ve uzun yürüyüşler yapabileceğiniz seçenekler sunuyor.

Muğla yöresinin genel mimarisini yansıtan Otel ve Yayla evleri sadece dinlenmeyi değil bulunduğu bölgeyi de tanımak isteyen misafirlerine rehberlik ediyor. Öyle kİ otelin her bloğuna Muğla’ nın köylerinin ismi verilmiş ve merak uyandırılmış. Elinde olmadan soruyor insan Yenice ne demek diye örneğin.

Geleneğin uyumu

Modernin ve geleneğin uyumu dikkat çekici. Öyle ki Yayla evlerinde yer yatağı düzen kurulmuş, restoran da ise çardaklarda yer sofraları açılmış. Eğer biraz nostalji yaşamak ve bu keyfi tatmak isterseniz bunları deneyebilirsiniz. Yok eğer şimdi kim uğraşacak bağdaş kurmakla filan diyorsanız o zaman masada yemeğinizi yiyebilir yada oteldeki klimalı odanızda televizyon seyredebilirsiniz.

Yada belki de havuz başında kokteylinizi yudumlamak istersiniz.

Yirmi yedi adet süit ve beş adet standart daireden oluşan Çınar Muğla Evlerinde her türlü konfor düşünülmüş. Bir yatak odası ve salondan oluşan süitte telefon, televizyon, klima, emanet kasası, saç kurutma makinası, buzdolabı, şömine ve balkon mevcut.

Read More about ZÜMRÜDÜ ANKA EFSANESİ

ZÜMRÜDÜ ANKA EFSANESİ

0

Binlerce kuş hep birden Mezopotamya ovalarında kızıl kanatlarını çırparak, coşkun bir nehrin akıntısı gibi arkalarında kurşunî bulutlarıyla süzülüp gittiler. Kurşun rengi toz bulutunun binlerce çeşit, binlerce renk, binlerce ötüşlü meltem kanatlı kuşları; nazlı gelinler gibi süzülüp, bin renk çiçeğin, bin renk kokusuyla bezeli ovaların on bin yıllık ağaçlarının yorgun dallarına konarak, dağlarda dolaşan bir ozanın büyülü kavalına kulak kabarttılar.

Ozana büyülü sesli bir kuş eşlik ediyordu. Kuşun büyülü ötüşü ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü. Kuşun sesini ancak kalbi temiz olanlar, yüreği iyilikle dolu yanık sesli ozanlar duyabilirdi. O ozanlardan biri ve hiç kuşkusuz en önde geleni de Mezopotamya’nın yakıcı güneşi altında kavruklaşmış teni, sırma bıyıkları, ceren gözleriyle Mir Mehmet’ti.

Mir Mehmet, binlerce kuşun arasında sesi yüreğini paralayan bu büyülü kuşu aramaya başladı. O, sese yaklaştıkça, ses ondan uzaklaştı. Ses ondan uzaklaştıkça Mir Mehmet ona koştu. Ses onu günlerce peşinden sürükledi, durdu. Mir Mehmet günlerce haftalarca aylarca yol alıp, dağlar, tepeler, ovalar göller aştı ancak bir türlü sese ulaşamadı.

Büyülü sesin sahibi kuş, ozanı ısrarla çağırıyor, ardı sıra avare aşıklar gibi sürüklüyordu. Mir Mehmet gittiği her yerde sesin sahibi kuşu arıyor, gördüğü herkese onu soruyordu. İnsanlar da ona bu kuşa asla ulaşamayacağını, böyle bir kuşun hiç var olmadığını, onu aramayı bırakması gerektiğini söylüyorlardı. Ama kuşu bulursa da ölümsüzlüğe ulaşacağını ekliyorlardı.

Mir Mehmet kuşu aramayı ısrarla sürdürdü. Önce Amanoslar’a gitti, çıkmadığı tepe, geçmediği dere kalmayana kadar aramaya devam etti.

Oradaki bataklıklarda Flamingolar’ı gördü. Önce büyülü kuşa benzetti onları ama çok geçmeden aradığı kuşun bunlar olmadığını anladı ve umutsuzca memleketine dönmeye karar verdi. Aylardır görmediği babasını konaklarının önünde kendisini beklerken buldu. Sıkıca sarıldı babası Mehmet’e.

Babası oğlunun onuruna günlerce süren şölenler yaptırdı. Daha sonra baba oğul dertleşmeye koyuldular. Babası ona aradığı kuşu görüp görmediğini sordu. Mehmet derin bir üzüntüyle görmediğini ancak onu yine arayacağını ve mutlaka bulacağını söyledi. Babası da şöyle dedi oğluna: “Oğlum, eski ozanların her biri bahsetmiş bu kuştan ancak sesini duyan olmuşsa da şimdiye kadar kimse görememiş. O kuşu aramaktan vazgeç artık.”

Babasının nasihatları

Mehmet babasının nasihatlarına şöyle karşılık verdi;

“Kuş beni çağrıyor baba, vazgeçmem onu aramaktan.”

Mir Mehmet bir müddet sonra tekrar düştü yollara, büyülü sesin sahibi kuşu bulmaya çıktı. Önce Yezidiler’in kutsal topraklarına düşürdü yolunu, Laleş’e vardı. Çok iyi ağırladılar ozanı. Mir Mehmet, Mezopotamya’nın bu kara bahtlı halkını uzaktan duymuş ve haklarında çok şey öğrenmişti. Onların mutlaka kuşun yerini bileceklerini düşünüyordu. Ne de olsa onlar da bir kuşa vermişlerdi gönüllerini, avuçlarını açmış kutsamışlardı Melek-î Tavus’u. Ancak maalesef Mezopotamya’nın bu cefakar insanları da ona yardımcı olamamışlardı. Bu kez yüzünü batıya çevirmişti. Binlerce hurmalığın şıra kokusuna kestiği bir coğrafyayı taramaya başladı. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Artık Mir Mehmet’i bir yorgunluk sardı. Bitkinlikten iki büklüm olup düştü durduğu yerde.

Bir süre sonra üzerinden binlerce rengin bir araya geldiği dev bir gölge belirdi. Gölgeyle birlikte yine o kutsal kuşun sesini duydu ve hızla gölgenin sesinin ardından koşmaya başladı… Gölge hızlandı, ozan da hızlandı. Ses uzaklaştıkça ozan ardından koşmaya başladı. Ancak Mehmet’in yorgun bedeni dayanamadı ve yere yığıldı. Kendinden geçen Mehmet’i saatler sonra bir çoban su vererek uyandırdı. Çoban; “Sen de mi o kuşu arıyorsun?” diye sordu. “Evet” dedi Mehmet ve sordu; “Uçan dev gölgeli kuş o muydu?” Çoban; “Bilmiyorum, emin değilim” diye cevap verdi.

Mir Mehmet tekrar yola koyuldu, ormanlar aştı. Günler sonra Koçerlerin yaşadığı ovalara vardı. Kıl çadırlarda ağırladılar ozanı. Konuksever Koçerler günlerce onu konuk edip güçlendirdiler.

Günler sonra bin renkli, bin kulaç kanatlarından daireler çizerek yeryüzüne inen kuş sürüsünü yine gördü ozan. Kuşlar Mezopotamya ovalarında nazlı nazlı süzülüyorlardı.

Ozan yine o büyülü kuşun ardına düştü. Ve sonunda nihayet arzusuna kavuştu. Heyecanla bağırdı; “İşte orda, vallahi de, billahi de o kuş işte, bin ötüşlü kuş işte” dedi.

Koçerler hep bir ağızdan karşılık verdiler ona; “Hayır o değil, biz ötüşünü duymuyoruz. Duysaydık cenneti yaşar, ölümsüzlüğü tadardık.

Mehmet ısrarla kuşun ardından gitti, yine dereler tepeler aştı, yollar katetti, ama yine kaybetti kuşun izini.

Mir Mehmet, Torosları, Amanoslar’ı, Çukurova’yı dolaşmış, Dicle ve Fırat’ı aşmış Cudi, Zagros, Sincar, Abdülaziz dağlarında gezmediği yer bırakmamıştı. Bir türlü kararından vazgeçmiyor, yine dağlar tepeler aşıyordu. Gittiği her yerde Mezopotamya’nın kaval sesi kadar yanık sesli ozanları ile karşılaştı. Ozanların yanık ezgileri yüreğine cesaret, bedenine güç verdi ve kararlığını sürdürmesine yardımcı oldu.

Mehmet, günler sonra ulaştığı köyde dinlendikten sonra o kutsal ötüşlü kuş için yaktığı türküleri okumaya başladı. Yanına nur yüzlü yaşlı bir ozan geldi. “Sen Mir Mehmet’sin” dedi ve durdu yanı başında Mehmet’in. Mehmet şaşırmış halde ihtiyara baktı ve cevap verdi; “Evet benim” dedi.

Yaşlı ozan, Mehmet’in yanına oturarak konuşmasına devam etti, “Senin aradığın kuşu biliyorum. O kuş Zümrüd-ü Anka’dır…” Mehmet heyecanla kulağını ve gözünü yaşlı ozana verdi. “O bütün kuşların hükümdarıdır. O’nun yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindedir.

Oraya varmak için yedi dipsiz vadi aşman gerekir. Ona ulaşmak isteyen kuşlar beş vadi aşamadan telef oluyorlar. O, sadece bir insan oğluna bakıp dost olmuş, o da kendi eliyle büyüttüğü Rüstem’in babası Zal’dır.”Mehmet, yaşlı ozanın anlattıklarından çok etkilenmişti. O günden sonra güzel sesli Zümrüd-ü Anka için türküler okudu ve Hz. Süleyman gibi bütün kuş dillerini öğrendi. O, artık kuşların Miri’ydi. Ozan Mir Mehmet’ti…

Read More about YEDİ KİLİSE LAODİKYA

YEDİ KİLİSE LAODİKYA

0

LAODİKYA

14 Ve Laodikyada olan kilisenin meleğine yaz: Amin.sadık ve hakiki şahit.Allahm hilkatinin başlangıcı,

bu şeyleri diyor:

15 Senin işlerini bilirim, ne soğuksun ne de sıcak; keşke soğuk yahut sıcak olaydın.

16 Böylece ne sıcak ve ne de soğuk, ılık olduğun için, seni ağzımdan kusacağım.

17 mademki: Zenginim, ve zenginleştim ve ihtiyacım yoktur diyorsun, ve zavallı, ve acınacak halde ve fakir ve kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun;

18 zengin olasın diye. ateşle tesviye edilmiş altın, ve giyinesin ve çıplaklığının ayıbı görünmesin diye, beyaz esvap, ve göresin diye, gözlerine sürmek için göz ilacı benden satın almayı sana nasihat ediyorum.

19 Ben sevdiklerimin hepsini tevbih ve tedip ederim ;şimdi gayretli ol ve tövbe et

20 İşte kapıda duruyor ve çalıyorum; eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa,onun yanına gireceğim, ve ben onunla, ve o benimle akşam yemeği yiyeceğiz.

21 Ben nasıl galip oldum ve Babamla onun tahtında oturdumsa, galip olana da benimle benim tahtımda oturmayı vereceğim.

22 Kulağı olan işitsin, Ruh kiliselere ne diyor

Kilise Dönemi : Döneklik

Gönderme yapılan konu : Ilık kent suyu1

Konu : Göz ilacı;Nard indien;Trimata

GÖZ İLACI :Frigya taşı denilen bir taştan üretilen pudra temel alınarak yapılan bir göz damlası çok tanınmıştı. Formülünün Galen tarafından bulunduğu söylenir. Kentte bir oftalmoloji kliniğinin varlığından bahsediliyorsa da yeri bulunamadı.

NARD İNDİEN : İşitme sorunları olanlar için sadece bu kentte bulunan ,aromatik bir bitki .Bu bitkiden üretilen ilacın reçetesi de Galen’e aittir.

TRİMİTA : Siyah yünlü kumaştan yapılan ve o devirde tüm Ege bölgesinde tanınmış bir dokuma çeşidi.Loadikya bu dokuması ile ünlüydü. Kentin zenginliğinin bir bölümü bu kumaşın üretimine dayanıyordu.

Read More about Çınar Muğla Evleri

Gül Camii

0

Gül Camii (Aya Theodosia)

Gül Camii (Ayia Theodosia) İstanbul’un Ayakapı semtindeki Doğu Roma döneminden kalma dinî yapıdır. Eski adı ve yapım tarihi hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte 10. ya da 11. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. İkonoklazm akımı sırasında Büyük Saray’ın ana girişi Halki Kapısı üzerindeki İsa ikonasının indirilmesine karşı çıktığı için öldürülen Theodosia adlı kadının kutsal emanetlerinin bu kiliseye konduğu ve bu kilisenin Aya Theodosia olduğuna inanılır. 1499 yılında camiye çevrilmiştir.

Bina tuğla tonozlu bir bodrum üzerine inşa edilmiştir. Kilisenin planı Yunan haçı biçimindedir. Kubbe, duvarlara bitişmeyen dört ayak üstünde durur. Binanın doğu tarafında, ortadaki daha geniş olmak üzere üç apsis vardır. Apsislerdeki nişler ve tuğla bezemeler 13. ve 14. yüzyıllardaki tamirler sırasında yeniden yapıldığını gösterir. Orta apsisle sağ yan nef arasındaki payede içinde bir mezar olan bir hücre bulunur.

Ayasofya Camii (Ayasofya Kilisesi)

Ayasofya (Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından alınmasıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Binanın adındaki “sofya” sözcüğü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhepinde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. yüzyılın ünlü mimarlarından Milet’li İsidoros ve Tralles’li Anthemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve Jüstinyen’in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir.

Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği’nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.

1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük hoşgorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ışığına çıkarılmıştır.

Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini bir kişiye borçludur: O da, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’tir. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.

Read More about Fenari İsa Camii

Fenari İsa Camii

0

Fenari İsa Camii (Lips Manastırı)

Fenari İsa Camii ya da Molla Fenari Camii (Yunanca: Eklizya tu Livos; Livos Kilisesi), İstanbul’da, eskiden Ortodoks kilisesi olarak kullanılırken Türklerin şehri ele geçirmesi ile birlikte camiye çevrilen bir ibadethanedir.

Kilise olarak kullanıldığı dönemlerden kalma
Azize Evdokya’yı betimleyen duvar mozayiği;
10-11. yy., İstanbul Arkeoloji Müzesi.

908 yılında, Bizanslı amiral Konstantinos Lips, dönemin imparatoru VI. Leon huzurunda bir manastır inşaatı başlattı. Manastırın bulunduğu yer, eski Bayrampaşa Deresi’nin (Lycus Irmağı) çevresinde bir vadide, o dönemde Merdosangaris olarak adlandırılan bir bölgede bulunuyordu. Yapı, Bakire Theotokos’a adanmıştı.

Typikon adı verilen ve kilisenin yapım aşamasına ve sonrasına ilişkin bilgiler verilen kitapta, kilisede 50 kadın din görevlisinin bulunduğu; ayrıca 15 yataklı bir hastanesi olduğu yazılıdır. Bu hâliyle o dönem Konstantinopolis’inin en büyük kurumlarından biridir. Günümüzdeki yapı, 6. yüzyıldan kalma başka bir kilisenin kalıntıları üzerine yapılmış olup, yapımında eski bir Roman mezarlığının mezartaşları kullanılmıştır. Ortodoks azizelerinden Aya İrini (Azize İrini)’nin kutsal emanetleri de burada saklanmıştır. Kilise kullanımda olduğu dönemde halk arasında Kuzey Kilise olarak bilinmekteydi.

Dördüncü Haçlı seferinin sonrasında, Bizans İmparatorluğu kendini toparlarken, 1286 ve 1304 yılları arasında, ölmüş Mihail Paleologos’un eşi İmparatoriçe Teodora Dukena Vatatzena, birinci kilisenin güneyinde Yahya peygambere adanmış yeni bir kilise inşa ettirdi. Paleologos hanedanının ileri gelen üyeleri buraya gömülmüştü. Burada gömülü olanlar arasında İmparatoriçe Teodora’nın yanısıra, oğlu Konstantinos, İmparatoriçe Monfràlı İrini ve kocası İmparator II. Andronikos Palaiologos da vardır. İmparatoriçenin yaptırdığı bu kilise ise Güney Kilise olarak biliniyordu.

14. yüzyılda, kiliseye bir narteks ve pareklezyon eklenmiştir. Buraya imparatorluk hanedanının üyelerini gömme geleneği 15. yüzyılda da sürdü. VIII. Yannis Palaiologos’ın eşi Moskovalı Anna da halk arasında veba salgını paniği yaratmaması için öldüğü gece burada toprağa verildi. Kilisenin 1453 yılındaki Fetih’ten sonra da mezarlık olarak kullanıldığı sanılmaktadır.

Osmanlı Dönemi

1497-1498 yıllarında, İstanbul’un Türklerin eline geçmesinden kısa bir süre sonra, II. Bayezid’in hükümdarlığı döneminde yapının Güney Kilise olarak adlandırılan bölümü, Molla Şemseddin Fenari’nin yeğeni Rumeli kadıaskeri Fenarizade Alaaddin Ali bin Yusuf Efendi tarafından mescite çevrildi. Yapının güneydoğu kısmına bir minare eklendi. Yarım kubbelerden biriyse mihraba çevrildi. Medresenin başhatiplerinden biri olan İsa efendinin adı camiye verildi. 1633 yılında bir yangında büyük hasar görerek kullanılamaz hâle gelen mescidin, 1636 yılında sadrazam Bayram Paşa tarafından onarımı gerçekleştirildi. Aynı dönemde yapı camiye, Kuzey Kilise de tekkeye çevrildi. Kolonlar payandalarla desteklendi. İki kubbesi baştan inşa edilerek duvarlardaki mozayikler söküldü. 1782 yılında gerçekleşen başka bir yangın yapıya zarar verdi. Bunun ardından geçirdiği ilk büyük onarım ancak 1847-1848 yıllarında oldu. Bu onarımda da Güney Kilise’nin kolonları desteklenerek, nartekste korkuluk görevi gören yarımduvarlar kaldırıldı. 1918 yılında yine bir yangın geçiren yapı boşaltıldı ve kullanım dışı kaldı. Cumhuriyet ilan edildikten sonra, 1929 yılında gerçekleştirilen kazılar sırasında 22 adet lahit bulundu. Yapı 1970 ve 1980’lerde Amerika Bizans Topluluğu tarafından kapsamlı bir bakım ve onarım sürecinden geçti. Günmüzde hâlen cami olarak hizmet vermektedir.Lips Manastırı olarak da bilinmektedir.

Mimari Özellikleri

Kuzey Kilise

Kuzey Kilise, o dönem mimarisinde pek rastlanmayan bir biçimde inşa edilmiştir. Beşnoktasal yapı tarzı olarak adlandırlabilecek bu yapı, ana binanın dört köşesinde ve tam ortasında birer kolona sahipti. Bu, Konstantinopolis şehrinde, bu tarzda yapılan ilk dinî yapılardan biriydi. Büyük olasılıkla kalıntıları günümüze ulaşmayan 880 yapımlı Nea Eklezya’nın (Yeni Kilise) bir prototipiydi.

Kilisenin boyutları nispeten küçüktür. İç kullanım alanı 13 metre uzunluğunda ve 9.5 metre genişliğindedir. O dönemde manastırda yaşayacak olan nüfusa yetecek boyutlarda tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Kuzey kilisenin duvarları tuğla ve küçük sert taş blokların birlikte kullanılmasıyla inşa edilmişti. Bu, 10’uncu yüzyıl Bizans mimarisinin tipik özelliklerinden biriydi. Tuğlalar kalın bir harç tabakası kullanılarak birleştirilmişti.

Yapının 3 yüksek yarı-kubbesi apsis vardır. Ortadaki apsis, pastoforya, köşeli yapıdadır. Merkez apsisin yanlarındaki apsisler ise geleneksel Bizans kiliselerinde olduğu gibi diakonikon ve prothesis olarak kullanılmaktadır. Apsisler üçlü ve tekli kargı pencerelerle bölünmüştür. Ayinlerin yapıldığı yer olan naosta iki sıra pencere yer alır. Alt sıradakiler üçlü kargı pencere olup, üst sıradakiler yarım dairesel biçimdedir. Kilisede iki uzun pareklezyon vardır ve bunların uçları birer apsisle sonlanmaktadır. Yapının dört yanında, kubbeye dayanak görevi yapan dört çatı duvarı vardır ve sekiz pencereli kubbe bunların üstüne kondurulmuştur.

Özgün süslemelerden günümüze, dört merkez taşıyıcı kolondan üçünün dibindekiler kalmıştır. Ayrıca pencere kenarlarında ve kubbe kasnağında da Bizans döneminden kalma özgün dekoratif süslemeler göze çarpmaktadır. Özgün planda duvarlarında genelde mermer paneller ve renkli çiniler bulunsa da günümüzde yalnızca izleri görülebilmektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, kuzey kilise, Laleli’de bulunan ve kiliseden camiye çevrilmiş başka bir yapı olan Mireleon Kilisesi (Bodrum Camii) ile büyük mimari benzerlikler göstermektedir.

Güney Kilise

Yahya peygambere adanan güney kilisenin kubbesi

Güney Kilise, üzerinde bir kubbe bulunan dörtgen biçimli bir mekândır. Sonradan eklenmiş bir pareklezyonu bulunmaktadır. Geç dönem Paleologos mimarisinin özelliklerini taşımaktadır. Kilisenin yapımında katkısı olan iyilikseverlerin anısına koyulan anıtlara ve mozolelere yer açmak adına pareklezyonlar ile kilise genişletilmişti. Kilisenin merkez bölümü 3 sütunlu bir kemeler yan bölümlerden ayrılmıştı. Kalabalık ayinlerde burada toplanan kişiler kilisenin orta bölümünde olup bitenleri görmekte güçlük çekmiş olması olasıdır.

Kuzey Kilise’de olduğu gibi burada da dış duvarlar tuğla ve taşın birlikte kullanılmasıyla oluşturulmuştur. Güney kilisede ve bu kilisenin ana apsisinde yoğun olarak süslemeler yapılmıştır. Ana apsis, üç sıra nişten meydana gelmiştir. Ortada üç sıra pencere bulunur. Duvarların yapımında kullanılan tuğlalar svastikalar, yaylar, güneş haçları ve menderesler oluşturacak biçimde dizilmiştir. Desenler arasında beyaz ve koyu kırmızı şeritler bulunur. Genel olarak bir sıra taş; iki ilâ beş sıra da tuğla kullanılmıştır. Bu yapı, İstanbul’da orta ve geç dönem Bizans mimarisinin özelliklerini yansıtan önemli yapıtlardandır.

Read More about Eski İmaret

Eski İmaret

0

Eski İmaret (Pantepoptes Manastırı Kilisesi)

Eski İmaret Camii (Pantepoptes Manastırı Kilisesi) İstanbul’un Zeyrek semtinde Doğu Roma döneminden kalma dinî yapıdır. 1081- 1087 yılları arasında inşa edildiği tahmin ediliyor.

Kilise Komnenos hanedanının kurucusu Aleksios Komnena tarafından yaptırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde medrese olarak kullanılan Zeyrek Camii’nin imarethanesi olarak kullanılmıştır. Fatih medreseleri yapılınca cami olmuştur.

Fethiye Camii (Pammakaristos Manastırı)

Eskiden Kilise olan ve şimdi cami olarak kullanılan Fethiye camii.

Fethiye Camii, İstanbul Fatih’e bağlı Fethiye mahallesinde bulunan camidir. Hıristiyanlık’ta, Fethiye Camii’nin adı Pammakaristos Manastırı’dır.

Aslında kilise olarak, 13. yüzyıl sonlarında Bizans’ın ileri gelenlerinden Mihail Glabas Tarkaniotes tarafından inşa ettirilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra 1454 yılında patrikhane olarak kullanılmıştır. 1601 yılında İran savaşlarında Gürcistan ve Azerbaycan’ın fethedilmesiyle, fethin hatırası olarak camiye dönüştürülmüştür.

Fethiye Camii, camiye dönüştürülürken kilisenin apsis kısmı yıkılarak yerine kıble yönüne uygun bir mihrap yapılmış, bir minare ve medrese inşa ettirilmiştir. Cumhuriyet döneminde müzeye dönüştürülmüş, 1955 yılında Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından içindeki mozaik ve freskolar açığa çıkarılmış, sonradan yapılan kemer sökülüp yerine eski haline uygun sütunlar yapılmıştır. 1960’lı yıllarda yeniden camii olarak ibadete açılmıştır. Camii’nin duvarları taş ve tuğla karışımıdır. Dış duvarlarında ve içerideki mozaiklerde Grekçe yazılar göze çarpmaktadır.

Read More about Gül Camii

Fransız Meşrutiyet Devri

0

Meşrutiyet Devri (1789-1792)

Bu genel ayaklanmanın ardından 1791 yılında bir kurucu meclis toplandı ve bir İnsan ve Yurtdaş Hakları Bildirisi yayınladı. Ardından da ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa hazırlayarak monarşinin yetkilerini sınırlandırdı. Bu anayasa, halk tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi.

Kanunları hazırlamak, bütçeyi tasdik etmek ve hükümetin icraatını kontrol etmek görevleri meclise verildi. Ayrıca “İnsan Hukuku Beyannamesinin esasları uygulamaya konuldu.

“İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nin uygulamaya konulması ve bir halk meclisinin yürütme erkini ele alması, Fransa’da feodal kurumları yıktı. Zaten halk yığınlarındaki soylulara karşı gelişen öfke, pek çok soylunun topraklarını bırakarak diğer Avrupa ülkelerine kaçmalarına yol açtı.

Fransa’daki tüm bu gelişmeler, tüm Avrupa açısından çok önemli sonuçlar doğuracak, sadece gelecek yılların değil, yüzyılların da içsel dinamiklerini kökten değiştirecekti.

Avrupa’da herkes, feodal sınırlamalardan kurtulan bir Fransa ekonomisinin büyük bir gelişme göstereceğini, bunu ise Fransa’yı, uluslararası ticaret alanında rekabet edilmesi çok zor bir güç haline getireceğini öngörebiliyordu. Üstelik böylesi bir ekonomik büyümenin, eskisinden çok daha güçlü bir Fransız askeri gücünü besleyebilecek durumda olması, kuvvetle muhtemeldi.

Öte yandan Fransa’da ortaya çıkan, insan haklarından, eşitlikten ve özgürlükten yana bu düşünce hareketinin tüm Avrupa’ya yayılması, mevcut monarşilerin geleceğini tehdit etmesi de, kaçınılmazdı.

Başlarda burjuvazi, kralı ve liberal görüşlü soyluları safına çekerek Fransa’nın toplumsal ve ekonomik yapısında, her üç tarafın da çıkarlarına olan düzenlemeleri yapmak hesabındaydı. Ama böylesi müttefikler bulamadı karşısında. 16. Louis, yetkilerinin sınırlanmasına razı olmamakta direndi. Ayrıca o tarihlerde Fransa’da liberal aristokratlar yoktu, hepsi tutucuydu ve eski düzenin geri gelmesini istiyorlardı.

Habsburg hanedanı

Bu durumda hem kral hem de soylular, Habsburg hanedanından imparator II. Leopold’e güveniyorlardı. II. Leopold, 1791 yılında, diğer Avrupa devletlerince de desteklenecek olursa, Fransa Devrimine karşı askeri güç kullanılabileceğini duyurdu. II. Leopold, aynı zamanda Fransa kraliçesi Mari Antoniette’nin kardeşiydi.

Kralın mutlakıyet idaresini yeniden kurmak için içerde isyan çıkartması, dışarıda ise Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliğine gitmesi sonucu, 1792’de cumhuriyet ilan edildi.

Read More about Fransız Devrimi

Fransız Devrimi

0

Fransız Devrimi veya Fransız İhtilali (1789-1799), Fransa’daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulması ve Roma Katolik Kilisesi’nin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Avrupa ve Batı dünyası tarihinde bir dönüm noktasıdır.

Devrim Öncesi

Fransa Kuzey Amerika’daki tüm kolonilerini 1763 tarihinde, Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere’ye kaptırmıştı. İngiltere, Yedi Yıl Savaşları’nın mali yükünü, yeni vergilerle kolonilerden çıkartmaya kalkışınca; bu durum Kuzey Amerika kolonilerinde huzursuzluk yaratmıştı. 1774 yılında OnüçKoloni’nin başlattığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1776 yılında bağımsızlık ilanıyla sürmüştü. Fransa ise bu çatışmalara, büyük boyutlarda mali destek vererek dolaylı olarak katılmıştı.

Bu savaş harcamaları ve giderek artan saray masrafları dolayısıyla Fransız monarşisi de mali yönden tükenmişti. 1789 yılında 16. Louis, soyluları toplayıp toprak mülkiyeti üzerinden vergi alınmasını istediğinde; soylular, parlamentonun toplanmasını istediler. 1614 yılından beri toplanmamış olan parlamento, soylular, din adamları ve halktan seçilen üç kamaradan oluşuyordu.

Parlamentonun toplanması, toplumsal yapıdaki çelişkilerin de ortaya çıkmasına neden oldu. Bir yanda soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklı durumu diğer yanda da burjuvazi ve halktan temsilcilerin arasında parlamentoda ciddi sorunlar ortaya çıktı.

18. yüzyılın başlarından beri Fransa dış ticaretinin kat kat artması, varlıklı bir burjuvazi oluşturmuştu. Bu sınıflar, artık sahip oldukları ekonomik güce karşılık gelecek bir politik güç istiyorlardı. Feodal yapının ve monarşinin kaçınılmaz sonucu olan sosyoekonomik sınırlamaların kaldırılmasından yanaydılar.

Parlamentonun toplanmasıyla orta sınıftan halk, özellikle varlıklı sınıflar, monarşiye karşı savaş açtılar. Bir anayasayla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılmasını, iç gümrük duvarlarının kaldırılarak iç ticaretin serbestleştirilmesi, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve yönetimde daha fazla hak elde etme talebinde bulundular.

Kuşkusuz bu talepleri 16. Louis kabul etmedi. Orta sınıf, peşine diğer halktan unsurları da katarak 14 Temmuz 1789 günü Bastille hapishanesine saldırdı. Hapishane ele geçirilip mahkûmlar salıverildi.

Fransız Devrimi 1789-1815 yılları arasında beş farklı dönem yaşayarak devam etti.

Read More about Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi

0

İstanbul’daki Bizans Ortodoks patrikliğinin en eskisi olarak Aya İrini gösterilir. Ve bu kiliseden sonra, patriklik makamının Aya Sofya ya, daha sonra Fatih Camisinin yerinde bulunan havariler kilisesine, 16 yy sonlarına dek Draman’daki Pammakaristos’a, buradan da Aya Vlahernai’ye (Blakernon Saray kilisesi), Balat’ta ki Aya Dimitriyos Kanobu’ya ve en sonda (1601 yılından itibaren) şimdiki patrikhane kilisesi Aya Gergios’a (Aya Yorgi) geçtiği bilinir.

Bu kilise acıldiğinda önemli bir yangın geçirerek hasar görünce, devrin padişahi Sultan I Ahmet, Sultanahmet meydanında kendi camisinin inşasında çalışan işçilerin bir kısmını buraya göndererek kilisenin onarımına yardımcı olmuştu. Şimdiki, bir kimsi ahşap patrikhane binası 1797 dendir ama çok onarım görmüştür.

Ama ilk patriklik kilesi Aya İrine den önce de bir dinsel makam vardı İstanbul da. Burası, büyük olasılıkla, şimdiki tophane- Salıpazarı sırtlarında, Kadiriler Yokuşunda ki Haci Piri camisinin üzerine yapıldığı ve havari Adreya sın 1 yy da kurduğu Aveon Makeveon kilisesiydi. Bunun üzerine 4 yy da yeni bir kilise yapıldı. (Demek ki, patriklik makamının serüveni, ta 4 yy dan da eskiye gidiyor.)

İstanbul piskoposluğunu da Tophanede bir süre yaşayan havari Andreas kurmuştur. Bunun arkadaşı ve Hıristiyanlığın öncülerinden Stakis, İstanbul un ilk patriği olarak da kabul edilebilir.

Fenerdeki patrikhane binası, görünüş olarak mütevazi sayılır. İdare binalarının bir kısmı ashaptır. Aya Yorgi kilisesi ise giriş avlusunun doğusunda, kubbesiz, basit sayılabilecek bir mimari eserdir. Fener Cibali yangınlarından büyük zararlar gören patriklik her defasında yeniden inşa edilerek bugünkü görünümüyle zamanımıza ulaştı.

Aya Yorgi kilisesi, beşik tonoz çatılı ve orta ölçekte bir bazilika. Apsis tarafında dizili yaldız çerçeveli ikonaları (ikonastasis) da çok göz alıcı. Kilisede bir de patriklik tahtı bulunuyor. Sağ ve sol yanda, kilisenin orta nefinden sütunlarla ayrılmış dar iki nef (şahın) var. Sag nefin duvar tarafında duran üç adet tabut, kilisenin en heyecan verici rölikleridir. Bunlar, Azize Teofano, Omonia (Solomonia) ve Eufemia’dir. Özellikle Eufemia nın gümüş işlemeli tabutu, başlı başina bir sanat eseridir.

(Eufemia 16 eylül 307 senesinde öldürüldü. Kadıkoydeki yel değirmenin olduğu yerdeki kilisede 7 yy la kadar korundu sonra adliye sarayının arkasındakı matriyuma getirildi imparator Heraklios.)

ilk Yahudiler

Solomoni… Çocuklar, İÖ 168 deki ilk Yahudilerdendi. İnaçlari nedeniyle anaları Solomoni’nin gözlerinin önünde tek tek idam edildiler. En son çocuğunun idamından sonrada Solomoni çektiği acıya daha fazla dayanamayarak, kendini ateşe atıp yaşamına son verdi.

Sahil caddesi olan Abdülezel’in bir üstündeki Sadrazam Ali Paşa Caddesinde bulunan patrikhane kompleksine, merdivenli girişin sonundaki kapıdan ulaşılıyor. (Caddeye adını veren Abdülezel Paşa, 1897 Yunan harbinde şehit olan kahraman bir komutandı.

Bu merdivenlerin tam karsısındaki siyah kapı, hep kapalı durur ve hiç açılmaz. Çünkü Osmanlılara karşı Rumları ayaklandırdığı gerekçesiyle 27 Nisan 1821, Ortodoks patriği V Gregorios, Sultan Mahmut II döneminin sadrazamı Benderli ali paşanın emriyle asılarak idam edilmişti bu kapının önünde.

Read More about Fransız Meşrutiyet Devri

Aziz Sergios ve Bakkhos

0

4.yy. basinda, Imparator Maximianus döneminde martir olan bu iki asker azizin bayram günü 7 Ekim’dir. Hiristiyanligi kabul ettikleri için asker elbiselerinden mahrum edilen azizler sehrin bir ucundan digerine kadin giysileri içinde teshir edilmislerdir. Imparator onlari Ziridler’in yasadigi bölgenin yakinina gönderir fakat burasi Maximianus’un etki alaninin disindadir.

Böylece hiristiyan inancini yaymayi basarirlar. Ancak, Bakkhos Barbalisson’da kamçilanarak, bir kaç gün sonra da Sergios Rusafa’da basi kesilerek öldürülür. Sergios ve Bakkhos’a atfedilen asker aziz kimligi çok açik degildir, bu iki genç aziz asker kiyafetinden çok saray giysileri ile tasvir edilmistir. Bazen ellerinde uzun bir mizrak tutarlar. 7.yy. basina ait bugün Kiev’de bulunan bir Sinai ikonasinda ve Bizans dönemi kilise resim programlarinda tasvirleri görülür.

Her iki aziz II.Basileios ve Simeon Metaphrates Menologyalarinda bassiz olarak tasvir edilmislerdir (Kazhdan-Sevcenko 1991: 1879). Ayrica, 7.yy.’a ait Kibris’ta bulunan gümüs bir kasede Sergios veya Bakkhos’u tasvir ettigi kabul edilen bir figür vardir. Çünkü figür imparatorluk korumalarinin kiyafeti ile tasvir edilmistir .

Istanbul’da Jüstinyen ve Theodora tarafindan adlarina ithaf edilmis bir kilise bulunmaktadir. Günümüzde Küçük Ayasofya Camii olarak taninan yapi plan açisindan Ayasofya’ya benzer. Kare içinde çapraz eksenlerde eksedralarla genisletilmis sekizgenden olusan kilise Istanbul’un en ünlü merkezi yapisidir. Yaklasik 531′de insa edilen kilisenin içinde arsitravda imparator ve imparatoriçenin adlarinin geçtigi bir kitabe bulunmaktadir. Yapi 16.yy. basinda II.Beyazit döneminde Bab-üs saade agasi Küçük Hüseyin Aga tarafindan camiye çevrilmistir. Sergios ve Bakkhos’un baslari ile diger röliklerin burada korundugu bilinmektedir (Mango 1991: 1879).

Aziz Panteleemon

Nikomedia’da dogan ve 305′de aziz bir ‘Anargyroi’di . Bayram günü 27 Temmuz olan Panteleemon pagan senatör Eustorgios’un ogluydu. Önemli doktorlardan Euphrosynos ile tip bilimi çalismistir. Hiristiyan rahip Hermolaos, Panteleemon’u Asklepios’un, Hippokrates’in, Galen’in ve imparator Maksimianus’un taptigi diger tanrilarin var olmadigina ikna etmistir.

Panteleemon, hastalari Isa’nin adi sayesinde iyilestirdigine inaniyordu. Azizin mucizelerle hastalari iyilestirmesi ününün yayilmasina ve Imparator Maksimianus’un da öfkesinin artmasina neden oldu. Dogaüstü güçleri, azizin yapilan iskencelere dayanmasini saglamistir: içinde kursun kaynayan bir fiçiya atilmis fakat ates aniden sönerek kursun sogumustur; arenada vahsi hayvanlar saldirmak yerine azizin önünde diz çökmüsler, cellatlarin mizraklari balmumu gibi erimistir. Son olarak basi kesilmis, boynundan kan yerine süt akmis ve öldürüldügü yerdeki zeytin agaci ürün vermistir. Panteleemon kültü hem bati hem dogu imparatorlugunda popüler olmustur (Kazhdan-Sevcenko 1991: 1572-1573).

Panteleemon, tasvirlerinde genellikle piramidal bir doktor kutusu tutar. Yasamindan çesitli sahneler Nerezi’de, Sinai’de bir vita ikonada ve Simeon Metaphrates’in Menologyasi’nda tasvir edilmistir (Kazhdan-Sevcenko 1991: 1573).

Read More about Hippodrom’daki Euphemia Kilisesi

Gül Camii

0

Azize Euphemia

0